Bir tehdit kaynağı olarak tecrübe

Fazla tecrübe, aynı iş yerinde tabiri caizse palazlanmak, beraberinde öğrenmeyi bitiriyordu. 
Seni hareket geçirecek güç, birilerine bir şey sorma, danışma, deneyimlemek isteme, senin özelinde yadırganıyordu. Ya da sen öyle hissediyordun. Kendin öyle bir konfor alanı ve kişisel imaj yaratmıştın ki, şimdi o imaj, belki de kimlik sana aksi davranışlarda bulunmayı yasaklıyordu.

Özetle “oldum” dediğinde, aslında “öldüm” diyordun.

Mehmet Erkan – İK Yöneticisi, Yazar
 

Tecrübe insanın kariyerindeki en önemli avantajlardan biri olarak görülür. Ancak geçen yıllar, öğrenilen bilgiler, alışkanlık haline gelen pratikleri gerçekten bir avantaj mıdır, yoksa beraberinde pek çok tehdidi de getirir mi? Çoğumuzun Netflix dizisi haline gelebilecek kariyer hikayelerinde her şey göründüğü gibi midir, yoksa hiç beklemediğimiz anda evin masum uşağı, bıçağı ana karakterin sırtına saplayabilir mi? Eğer konu iş hayatı ve onun aktörleri ise her an her şeyi beklemeli miyiz?

Tüm bunları kariyerindeki yirminci yılda düşünüyordu. Her insan gibi zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı ama böyle bir klişeye düşmemek için bunu aklından geçirmiyordu. Zamanın nasıl geçtiği değil de ne getirdiği ile daha çok ilgileniyordu.

Minik penguenler ve kocaman denizaslanı

Şimdi yirmi yıllık bir çalışan, on üç yıllık bir yönetici idi. Ofisin gediklilerinden sayılırdı, yaşça kendisinden büyük birkaç kişi vardı. Büyük çoğunluk şu alfabenin son harfleri ile ifade edilen jenerasyonlardandı. Kendini bazen minik penguenlerle dolu sahile çıkmış, kocaman bir denizaslanı gibi hissediyordu; herkes mi ondan küçük olurdu? Kırkına daha birkaç yıl vardı ama erken bir ofis andropozu yaşadığı açıktı.

Bak bu da orijinal bir tabir olabilirdi, ofis andropozu ya da menopozu. Bunu ofis bilimciler araştırsa iyi olurdu. Psikolojik vakalarla dolu olmalıydı çalışma hayatı. 

Tecrübeli bir çalışan olmak ilk zamanlar çok keyifliydi. Öncelikle herkes, bir şeyler sormaya sana geliyordu. Adeta bilge kişi oluyordun. Bilmek saygınlığı da beraberinde getiriyordu. Otobüste sana yer vermeyecek kulaklıklı gençler, seni dinlemek için bir anda safi kulak kesilebiliyor ve senin gibi eski bir kulağı kesiğe doğal olarak biat ediyorlardı. Bir nevi “bilgimle ezerim, tecrübemle severim” durumu. 

Kurumun kültürüne göre değişmekle birlikte, eğer geleneksele yakın bir işletmeden bahsediyorsak, tecrübeli kişinin sözü bir anda sonu “rasi” ve “arşi” ile biten, baş belası kelimeleri ortadan kaldırıyordu; bürokrasi, hiyerarşi, otokrasi vb. “Kemal Abi o şekilde diyorsa hemen geçin duyuruyu tüm sahaya” ya da “Buket Hanım sıkıntı olmaz diyorsa hemen başlatın yasal süreci.” İşte bu kadar kolay, ekstra onaylar, yazılar, bilgi notları yok. Yaşasın tecrübe! 

Aradan geçen yıllar müthiş bir konfor alanını da beraberinde getiriyordu. Aynı konuyu çözmek için, başkasının izleyeceği adımlardan bazıları olan; öncelikle konuyu anlamaya çalışma, sonra değerlendirmeler yapma, senaryolar yazma, paydaşlarla görüşme, adım adım sonuca gitme gibi cümlelere gerek kalmıyordu. Kişisel hafıza kartına her yıl eklenen dosyalarda nasıl olsa benzer olay vardı. Tecrübeliysen şudur diyordun olay bitiyordu. 

Kriz durumlarından sıyrılmak… 

Her şey yolunda mı gidiyordu? Hayır tabii ki, sen de hatalar yapabiliyor, zaman zaman yanılabiliyordun. Ancak kriz durumlarından da sıyrılman bir o kadar kolay oluyordu. Çünkü bu durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini biliyordun. Zaten sinyalizasyon sistemlerin daha bomba patlamadan sana haber veriyor, belki de sen olay mahallinden uzaklaşmış oluyordun. 

Seni rahatlatan sadece teknik bilgi ya da becerilerin değildi. Günümüzde iş hayatının belki de en önemli konusu gözüken ilişki yönetiminde de üstüne yoktu. Çünkü bir defa derin bir maziye ve derin ilişkilere sahiptin. Hangi birimde kim var, hangi şirkette kimlere ulaşmak lazım, resmî kurumlarda kontaklar kimler, hep biliyordun. Dolayısıyla kişisel ilişkilerin hem işlerini kolaylaştırıyor hem de sana görünmez bir zırh giydiriyordu. Sana dokunmak isteyenler acaba hangi çevreleri de teyakkuza geçireceğini hesap etmek zorundaydı. Ama işin bu kısmı çok telaffuz edilmezdi. Bunlar yazılı olmayan, yapılagelişle öğrenilen şeylerdi. 

Yirmi yıllık çalışanımız da tüm bu avantajları hissediyordu. Konfor alanında mutlu mesut yaşıyordu. Buradan hareketle “Hadi biz de bir an önce yirmi olalım” diyenlerimiz olabilir. Acaba her şey bu kadar güllük gülistanlık mı olurdu tecrübe ile? 

Gülen dudakların ardındaki gizli gerilim

Galiba değil, çünkü şöyle bir dışardan baktığımızda gülen dudakların ardında gizli bir gerilim görmek mümkün, göz çevresindeki kırışıklıklarda neşeyle beraber hüzün de saklı, kır saçlar belki çok hoş ama yıpratan zamanın o kafanın üstünden geçtiğinin de göstergesi. Çok mu şiirsel oldu, galiba duygusallaşmak tecrübenin beraberinde getirdiği ilk dezavantaj. 

Yeniden ofis lehçesine dönüp, bu yazıyı bir Dostoyevski ıstırabından çıkarmak gerekirse, tecrübenin getirdiği dezavantajları da yaşamıyor değildi. Nelerdi onlar, gençlerin hiç aklına gelmeyen mutsuzluk onda nasıl ortaya çıkıyordu?

Tecrübenin getirdiği en güzel şey konfor gibi gözükse de o konfor gözüktüğü kadar masum değildi. Konfor aslında bir esaretti, mahkumiyetti. Neden mi? Çünkü konfor bir alan demekti. Sen çalıştıkça korunaklı, tecrit edilmiş, sınırları çizilmiş bir alana sahip oluyordun. İlk başta onu matah bir şey sanıyordun. 

Oysa ki kazın ayağı öyle değildi. Sen alanında mutlu olduğunu sanırken bir de bakıyordun, o alanın dışında bir hayat var, orada büyük bir topluluk var. Ve o topluluk o geniş alanda çalışıyor, öğreniyor, deneyimliyor, gelişiyor. Sense dar bir köşede sıkışmışsın. O çizgiyi geçemiyorsun çünkü sen tecrübelisin. Diğerlerine katılamıyorsun çünkü sen yalnız olmalısın. “Ben de öğrenmek istiyorum!” diyemiyorsun, çünkü sen her şeyi biliyorsun. 

İşte burada tecrübenin en acı yanlarından çıkıyor biri karşına. Ama burada salt tecrübeyi suçlamayalım, bunu biraz da sen istiyorsun. Fazla tecrübe, aynı iş yerinde tabiri caizse palazlanmak, beraberinde öğrenmeyi bitiriyordu. Seni hareket geçirecek güç, birilerine bir şey sorma, danışma, deneyimlemek isteme, senin özelinde yadırganıyordu. Ya da sen öyle hissediyordun. Kendin öyle bir konfor alanı ve kişisel imaj yaratmıştın ki, şimdi o imaj, belki de kimlik sana aksi davranışlarda bulunmayı yasaklıyordu. 

Özetle “oldum” dediğinde, aslında “öldüm” diyordun.

Her yaşın bir unvanı vardır

Tecrübe arttıkça yaşın da artıyordu. Bu çok doğal bir süreçti. Ancak bu doğal akışı bozan bir şeyler olabilirdi. Bunlardan çalışan için en korkutucusu her şey yükselirken kariyerinin yükselmemesiydi. Daha reel konuşalım, yaşınla orantılı unvanları alamamandı. Evet, kim ne derse desin her yaşın bir unvanı vardır. Otuza yaklaştıysan ya da geçmek üzereysen yönetici olmalısın mesela, kırkları geçiyorsan üst düzey yöneticiliği konuşuyor olmalısın. İşte bunlar gerçekleşmezse, tecrübe bir hafiflik değil, pranga olur insana. Otuzunda uzman, kırkında kıdemli uzman olursun. İnsanların uzmanlığa saygısı sonsuzdur ama yine de hele ki bizim memlekette unvan önemlidir be. Mesela memlekete gidersin, özlemişsindir Anadolu’yu, o saflığı o masumiyeti, köyü, çobanı, koyunu, otu, ağacı. Oturursun köy kahvesinde, İstanbul’da ödediğinin onda biri fiyatına bir çay söylersin, tam ilk yudumu alacakken, sıcak çaya odaklanan midene dışardan beklenmedik bir kroşe iner. Yaşlı amcan sorar:

- Sen daha müdür olamadın mı oralarda?

Bu yaşanması düşük de olsa ihtimal dahilinde bir olay. Hepimizin başına gelmeyebilir. Ama yaşayan her çalışan hisseder, “şimdi şu unvanı aldım aldım, yoksa bundan sonra hep sorgulanacak neden almadığım.”

Tecrübenin konforlu sularında yüzüyorsan, 
tsunami olasıdır


Tecrübenin bir diğer tehlikesi de sana tehlikeyi haber vermemesi olabilir. Evet konfor alanındasındır, iş ile, şirket ile ilgili her şeyi önceden kestirebilmektesindir ama ya bunların dışındaki dünya. Büyük resim hızla değişmektedir. En önemlisi teknoloji akıl almaz boyuttadır. Bunlara adapte olmak başlı başına bir konu, bu her yaşta, her tecrübede çalışanı tehdit edebilir. Ama sen tecrübenin konforlu sularında yüzüyorsan tsunami olasıdır. Herkes için tehdit olanı fark etmeni tecrübe egon engelleyebilir. Sen “O iş öyle olmaz, mümkün değil!” derken, on altı yaşında bir çocuk, senin sekiz günde yaptığın o işin yazılımını yapmış ve bir rapor çalıştırarak konuyu halletmiştir. 

Kariyer hikayelerinde hep aynı şeyleri duymak isteriz. Yani “şunu şunu yaparsan başarılı olursun, şunu şunu yaparsan başarısız olursun”. Ama hikaye, matematik ya da fen bilimi değildir, insanın olduğu yerde denklem ancak bir soru içinde var olabilir, davranışın açıklayıcısı olamaz. O yüzden “herkes için tecrübe tehdittir, fırsattır ya da her ikisidir” diyemiyoruz. Bu hikaye sayılar, formüller, kabul edişler, inançlarla yazılmıyor, bu senin, benim, bizim hikayemiz ve belirleyicisi biziz. O konfor alanını da sen yarattın, o öğrenmeye susamış üst düzey de sensin. Bize kimsenin sınır çizmediği, parmak uçlarımızdaki tebeşir izlerinden belli.

Basit kişisel gelişim ağzıyla “şunu yapın, bunu edin” demek istemiyor bu satırların yazarı ama parmaklarınızın ucundaki kaleme arada bakın, siz farkında olmadan bir şeyler çizip, sakın ha sizi içine atmasın.