Plazalı Werther’in Acıları

Acılı Wertherler her pozisyonda aramızda dolaşıyor. Hepsinin ulaşmak, erişmek, elde etmek istedikleri var.
Kalplerinde Lotteleri, akıllarında Albertleri var. Goethe eşsiz romanında Werther’e en acı sonu yaşattı. Bu kitabın görünmeyen yazarı ise
İnsan Kaynakları çalışanları olabilir. Çünkü kitleleri etkilemek yerine, çalışanların kalbine dokunmak onların elinde. Jenerik, slogan,
paralı ödüllü, içi boş uygulamalar yerine anlam katmak onların işi. 

Mehmet Erkan
İK Yöneticisi & Yazar

Bizim Karadeniz’de nemin de etkisiyle fiziksel rahatsızlıklar yoğundur. Romatizması, eklem ağrısı, bel fıtığı bitmez. Yaşı ilerleyenlerde durum daha vahimdir. Ancak coğrafya değildir işin tek sebebi, çoğu zaman insanın kendisidir. Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, kendine zaman ayıramama. Şimdi “Karadeniz insanı hareketlidir” muhabbeti yapmayalım, onlar eskidendi. Bu zamanda köylerde bile tarım diye bir şey yok. 

Benim tanıdığım teyzeler, amcalar da hep bu toprağın bir parçasıydı. Çoğu aşırı kilolu, yıllardır diz, eklem, kalça ağrıları çeken, yaşı ilerlemiş ama umudunu kaybetmemiş insanlar. 

Evet umudunu kaybetmemiş. 

Reçete, bir mucize… 

Ama buradan hareketle hemen bir slogan cümle ya da örnek hikaye beklemeyin. Bu umut iyileşme umudu ve bununla birlikte ilaçlara, doktorlara bel bağlama umudu. 

Teyzem doksan yaşında, genç uzman doktorun gözlerinin içine bakıyor, “Bana öyle bir ilaç ver ki ceylan gibi sekeyim,” demek istiyor. Seksenlik amcam fizik tedavi sonunda horon tepeceğini sanıyor. 

Doktorun iki dudağı bir umut, önündeki reçete bir mucize…

Aynı bölgede görev yapan tecrübeli bir doktor arkadaşım artık mesleğinden bıkmış. 

“Bizimkisi tedavi falan değil. Nasıl olsun ki? İlacı yazıp teyzemizi köyüne geri gönderiyorum, o bir dahaki kasabaya iniş gününe kadar oturacağı minderine geri dönüyor. Hareket sıfır, egzersiz uzak bir ülke, varsa yoksa fırında ekmek, sacda yufka. Kendisi hiçbir şey yapmıyor, her şeyi benden ve ilaç kutularından bekliyor. Ağzımdan çıkacak cümlelerde bir mucize arıyor…”

Tandır ekmeği ve yufka yerine kepekli pufla muffin

Bir ağızdan çıkacak cümlelerde mucize aramak. 

Bu söz hiç yabancı değil bana ve çevremdeki insanlara. Ben o topluluğun bir parçası değilim, çevrem de Karadeniz’de bir köy değil. O coğrafyadan ve sosyokültürel yapıdan çok uzakta, tandır ekmeği ve yufka yerine, kepekli pufla muffin yiyen bir sınıfız. Bir işçi sınıfıyız, işçi olduğumuzun bile farkında olmadan. 

Ben tam bunları düşünürken, masalar ve bilgisayarlarla dolu ofiste beni doğrulayan sesler duyuluyor:

- Başarının 6 altın kuralı mı? Neymiş onlar?

- Okumamız lazım canım ya da hafta sonu bu kadının konferansına gitmeliyiz.

Dayanamayıp muhabbete katılıyorum:

- KDV dahil kaç Euro’ymuş bu 6 kuralı öğrenmek?

Gülerek bakıyor bana Selda ve Cemil. Selda daha inanmış, kitabın ilk sayfasını gösterip:

- Şu özgeçmişi okusan tüm döviz hesabını feda edebilirsin, diyor. 

Bu tür tatlı atışmalara alışık olduğumuzdan sohbet uzayıp gidiyor. Google’a baktığımda şu 6 altın kurala hemen ulaşıyorum. Her zaman önceden kitabı okuyan veya konferansa giden birileri vardır. Ben şimdi buraya yazmayayım, sonuçta hanım iyi yere dükkan açmış, ekmeğine mani olmayalım. 

Fakat öyle 6 sır gibi bir şey gelmesin aklınıza. Bu 6 kural da internette her yerde karşınıza çıkabilecek “Şunu yapın, bunu edin” türünden cümleler. Robota komut verir gibi. 

Ama bu kadar da çabuk hakkını yemeyelim. Kitleleri bu kadar çok etkilediğine göre altını iyi doldurmuştur muhtemelen. Gerçekten de öyle. Biraz daha araştırıp detay okuyunca Amerikalı süper insana hak vermeye başlıyorsunuz. İnandırıcı hikayeler anlatıyor, tutarlı içerikle vuruyor sizi. Bu açıdan derin ve çok manalı. Yiğidi öldürüp hakkını verelim. Öyle 6 kuralı yazıp geçmemiş, altını doldurmuş. 

Bir sihirli değnek… 
Kitleler etkilemek!

Bu cümle çoğu zaman okumak ve dinlemek eylemlerimizi harekete geçiren sihirli bir değnek. Belki de bu değnek bizim sürüyü sopalıyor, bilemiyoruz. Ama onunla harekete geçebiliyoruz. Madem ki bu kadar çok insan etkilendi…  Selda ve Cemil de çok etkilenmiş. Bunları düşününce, o anda her şeye hak verecek oluyorum. Ama kişisel tarihim uyarıyor beni. Selda, Cemil ve onlar gibiler bir yıl önce şundan da çok etkilenmişlerdi; hani hayatın sırrını 8 maddede çözmüşlerdi, hani stresle 4 adımda başa çıkmışlardı, hani 10 alışkanlıkla lider olmuşlardı. 

Kitleleri etkilemekle hayatlara dokunmak arasında kalın mı kalın bir çizgi var. Galiba çoğu zaman da birincisini hissedip ikincisi oldu sanıyoruz. Aksi olsaydı üç beş güne bütün dertlerimizi halletmemiz lazımdı. 

Ama Genç Werther’in Acıları o kadar çabuk geçmiyordu. Onun Lotte’si gibi bizim de şu hayatta erişmek, kavuşmak, elde etmek istediğimiz ne varsa bize kendisini hemen teslim etmiyordu. Belki de bütün bunlar neticesinde hissettiğimiz acıydı, bizi hazır reçetelere, süper iyileştiricilere iten. 

Selda ve Cemil neden başarının 6 altın kuralına ihtiyaç duyuyorlardı? İstedikleri başarının kendisi miydi yoksa onun getireceği maddi, manevi şeyler miydi? Sebebi ne olursa olsun beklenti olduğu açıktı. Goethe’nin eşsiz romanında da Lotte nişanlıydı, nişanlısı Albert çok iyi bir adamdı, bu adam Werther’in acılarını bir kat daha artırıyordu. Tıpkı Selda’nın, Ceren’i kıskandığı gibi ve Ceren’in çok iyi bir insan ve başarılı bir yönetici olması gibi…

Söyleyemediklerimizi dile getiren kitaplar…

En maddi gereksinimlerimizin bile arkasında zafiyetlerimiz ve duygularımız vardı. Ve reçete gibi yazılan kitaplar, akıl vermeli konferanslar bize görünenden bahsederken, aşk romanı dediğimiz şey en derinde olandan bahsedebiliyordu. O yüzden bize bilmediklerimizi söyleyen kitapları değil, bizim söyleyemediklerimizi dile getiren kitapları daha çok seviyorduk ve onlara çok satan değil klasik diyorduk.  

Selda’nın da Cemil’in de (ve kendimi yukarıda görmüyorum) benim de Karadenizli tombul, yaşlı teyzeden farkımız yoktu. Biz de hazır reçete kitaplardan, doktorculuk oynayan keynote speaker’lardan medet umuyorduk. Kasabaya iner gibi kongre merkezlerine ya da bir otelin balo salonuna gidiyorduk. Dinleyip, altı ay boyunca yerimizden kalkmayacağımız koltuklarımıza geri dönüyorduk. Bu süre zarfında ne kadar harekete geçiyorduk? Kendi hikayemizi yazmak için kaleme ne sıklıkla uzanıyorduk? Hikaye dinlemek etkileyiciydi, ya kendi hikayemizi yazmak?

O kalabalıklar içinde fark etmediğimiz belki de buydu, değiştiğini söyleyenler hikaye yazanların kendileriydi, dinleyenler değil. 

Harekete geçmek konusu açılınca Cemil itiraz ediyor:

- Ben kaç kere şirketten koçluk talep ettim, dikkate alan olmadı. 

Selda:

- İnsan Kaynakları’ndan çok istedim şu yurtdışı eğitimleri!

Haksız sayılmazlar. Onların da burada değerini teslim edelim, onlar harekete geçmeyen kalabalıklar içinde bir umut ışığı arayanlar, yerlerinden belirli periyotlarla da olsa kalkıp birilerini dinlemeye gidenler, bir çıra tutuşturmaya çalışanlar.

Hikaye anlatanları da acımasızca eleştirmeyelim. Onlar da belki bir ya da birkaç kişinin hayatını değiştiririm diye düşünüyorlardır. Mutlaka parayı vurmak isteyenler olduğu gibi kalpleri kazanmak isteyenler de vardır. 

Hem ofiste hem de sokakta ne tamamen siyah ya da beyaz ki?

İtirazlar konuyu şirketten ve çoğunlukla İnsan Kaynakları’ndan beklentiye getiriyor. Burada bir kısırdöngüye düştüğümüzü fark etmiyoruz. Yine, yeni bir eğitim talep etmeden önce, eskisinin ardından “Biz kişisel gelişimimiz için ne yaptık?” sorusunu hiç sormuyoruz. 

Bu arada bizim güzel İK’cımız da gözlerimin önüne gelmiyor değil. Selda’ya da Cemil’e de kulak vermeli. Çünkü onlar bir şeylerin ıstırabını çeken Plazalı Wertherler. Duygularını, öğrenme isteklerini, değişim arzularını kaybetmiş değiller. Sadece onlara gerçek anlamı gösterecek ve onları gerçekten kendileri adına harekete geçirecek bir aydınlanmaya ihtiyaçları var. 

Peki diğerleri? Onları bırakıp koyuverecek miyiz? Ofisler yeterince dram, acı ve trajediyle dolu. Acılı Wertherler her pozisyonda aramızda dolaşıyor. Hepsinin ulaşmak, erişmek, elde etmek istedikleri var. Kalplerinde Lotteleri, akıllarında Albertleri var. 

Goethe eşsiz romanında Werther’e en acı sonu yaşattı. Bu kitabın görünmeyen yazarı ise İnsan Kaynakları çalışanları olabilir. Çünkü kitleleri etkilemek yerine, çalışanların kalbine dokunmak onların elinde. Jenerik, slogan, paralı ödüllü, içi boş uygulamalar yerine anlam katmak onların işi. 

Trajedi mi mutlu son mu? 

Unutmayın! İkisi de kader değil, tercih.