Çocuklarımızı Nasıl Mutsuz Ediyoruz?

Prof. Dr. Acar Baltaş 

Ben çocuk gelişim uzmanı değilim. Ancak iki çocuk yetiştirdim. Bu arada birçok hata yaptım. Mesleğim gereği okuyorum ve okuduklarımı konuşarak, yazarak paylaşıyorum, değerli insanların sorunlarını dinliyorum, çevremdekilerin farklı yaşlardaki çocuklarıyla yaşadıkları sorunları gözlemliyorum. Bunların sonunda geçenlerde Gündem Özel programında yaptığım bir değerlendirmenin beş milyondan fazla paylaşıldığını gördüm. Bu durum, ne kadar duyarlı ve ihtiyaç duyulan bir konuya temas ettiğimi düşündürdü.

Çeşitli eğitim kurumlarında anne ve babalarla yaptığım toplantılarda onlara “nasıl çocuklar yetiştirmek istediklerini” soruyorum. Çok kere aldığım cevap “başarılı olsunlar” yönünde oluyor. Başarıyı tanımlamalarını istediğimde ve biraz sorguladığımda gerçek isteklerin “para, statü ve şöhret” olduğu anlaşılıyor. Çocukları için “ne dilediklerini” sorduğumda ise aldığım cevap, “mutlu olsunlar ve zorluk yaşamasınlar” yönünde oluyor. Toplumun üst orta gelir düzeyindeki bu anne babaların büyük çoğunluğunun çocuklarının iyi bir eğitim almaları için bütçelerini zorladıklarını ve kendi hayat standartlarından önemli ölçüde fedakârlık yaptıklarını da biliyorum. Bu ailelerin ev içinde çocuklarına derslerini çalışmaktan daha başka bir sorumluluk vermedikleri sohbetlerimiz sırasında ortaya çıkıyor. Çocuklar ailelerinin hayatına değil, refahına ortak ediliyor, hayatlarını kolay yaşamaları için her türlü imkân sağlanıyor. Bu anne ve babaların büyük çoğunluğu kendi hayatlarında yaşadıkları zorlukları çocuklarının yaşamasını istemediklerini de dile getiriyorlar.

Bütün bunların sonunda anne ve babalar çocuklarını şımartıyor, karneleri kötü gelse bile olumsuz bir şey söylenmemesi yönündeki uzman görüşlerine uyuyor, tatilde ödev verilmemesi yönündeki Bakanlık görüşlerini destekliyor ve sonsuz bir iyi niyetle onlara istedikleri her şeyi vermeye çalışıyor. Ancak iyi niyet her zaman iyi sonuç vermiyor. Çocukları desteklemek ve cesaretlendirmek, tabii ki, iyidir ancak istedikleri her şeyi onlara vermek cezadır. Çünkü böyle bir yaklaşımın sonunda “nedeni belli olmadan her şeye hakkı olduğuna inanan ve hayattan hep alacaklı hisseden” insanlar yetiştirmiş oluyoruz. Bugün iş hayatında yöneticilerin en büyük sorunu, işini ve kurumunu beğenmeyerek her şeyi eleştiren ancak çözüm önermeyen gençlerdir.

Mücadele Geliştirir!

Orta ve üst düzey gelir grubundaki ailelerin ortak ve mutlak kanaati çocukların çok zorlandıkları yönünde. Oysa gerçekten zorlanan çocuklar, ülkenin yokluk koşullarında yaşayanlar. Onlar bulundukları köyde veya kasabada gidecek okul bulamayan, okula gitmek için kışın dondurucu soğuğunda kilometrelerce yol yürüyenler. Onlar okul sorumluluklarının yanında ailelerinin hayatına katkıda bulunan çocuklar. Bütün bu fedakarlıklarına rağmen ülkede fırsat eşitsizlikleri nedeniyle içten içe onları bu koşullardan kurtaracak eğitim imkanlarına kavuşarak hayallerini gerçekleştiremeyeceklerinin farkında olanlar. Bu çocukların hayatın zorluğundan yakınmaya hakları var.

Anne ve babalarla kendi hayatları ile ilgili sohbet edince, çok kere karşılaştıkları güçlükleri, okurken çalışmak zorunda kaldıklarını, küçük yaştan başlayarak aile hayatına katkıda bulunmak için bir şeyler yaptıklarını anlatıyorlar. Özellikle kırsal kesimden gelen veya ülkenin olanakları kısıtlı bölgelerinde yetişenlerde bu örnekleri görmek sık rastladığım bir durum. Gerçekte ise bugün onları bu refah düzeyine taşıyanın geçmişte verdikleri bu mücadele olduğunu göremiyorlar veya görseler bile farklı davranamıyorlar.

Çocuklar yaz okullarına gönderilerek ailelerin bütçesine ayrı bir yük yükleniyor. Bunun gerekçesi, “dil öğrensin, bağımsızlık kazansın, arkadaşları gidiyor kendisini eksik hissetmesin” oluyor. Oysa üç-beş haftalık yaz okullarında çocuklar kendi ana dillerindeki argo kelime sayısını artırıyor, kötü alışkanlıklar kazanıyor ve yaşına göre cinsel bilgisini ilerletiyor. Bunun yerine yazın 4-6 hafta çalışmaya teşvik edilseler, hayat boyu kendilerine yarayacak beceriler kazanırlar. Böyle bir çalışma sürecinin sonunda ergenlik dönemindeki bir genç; yetişkin dilini öğrenir, karar verir, sorumluluk alır, farklı sosyo-kültürdeki insanların hayatlarına yakın olur, insan ilişkilerinde sınırların nereden geçtiğini öğrenir. Birçoklarının aklına ilk gelecek olan “paranın değerini anlamak” bu saydıklarımdan sonra gelebilecek çok daha az önemli bir kazanımdır.

Çocuklarının üç aylık yaz tatiline hakları olduğuna inanan anne ve babalar, zamanlarını her gün daha çok sosyal medyada geçirdiklerinden, ellerinden telefonlarını düşürmediklerinden ve sürekli bilgisayarla meşgul olduklarından yakınıyorlar. Diğer taraftan gençlere hayattan ne bekledikleri sorulduğunda ilk sırada “zengin olmak”, ikinci sırada ise “ünlü olmak” geliyor. Araştırmalar sosyal medyada geçirilen zamanın hem eğitim başarısını olumsuz etkilediğini, hem de mutsuz ettiğini gösteriyor. Arkadaşlarının sosyal medyadaki mutlu zamanlarına bakmak ve kendisinin neden bu kadar mutlu olmadığını düşünmek mutsuzluğa neden oluyor. Ancak ne yazık ki, anne ve babaların elinden bu durumu engelleyecek bir şey gelmiyor.

Potansiyeli Ortaya Çıkartmak

Potansiyel baskı altında ortaya çıkar. Ders çalışmaktan başka hiçbir sorumluluk almamış ve hiçbir baskıyla karşılaşmamış olan bu çocukların yetişkinliklerinde zorlukları aşmalarını, hayatla mücadele etmelerini beklemek gerçekçi gözükmüyor.  

Uzmanlar tarafından çocuklarına “tek, biricik ve harika” olduklarını söylemeleri gerektiğine inandırılan anne ve babalar tarafından yetiştirilen çocukların kendileri de, “her şey olabileceklerine ve her şeye hakları olduğuna” inanıyorlar. Beklentileri bu ölçüde yükselmiş olan bu çocuklar iş hayatına girdiklerinde, yöneticilerinin kendilerini neden zorladıklarını anlamakta güçlük çekiyorlar. Otuz yaşına gelmeden genel müdür olmayı bekliyor ve bunun gerçek dışılığını görünce de mutsuz oluyorlar. Normal bir insan gibi işe başlamak ve kariyer merdivenlerini çıkmak onlara zor ve anlamsız geliyor. Yükselmenin çalışarak ve mücadele ederek, sınırlarını zorlayarak, keyif ve haz veren şeylerden vazgeçerek olabileceğini kabullenmekte zorluk çekiyorlar ve hayata karşı acılı ve eleştirel bir tutum geliştiriyorlar. Kendileri gibi, “tek, biricik ve harika” olduğuna inandırılmış bir insanla evlendiklerinde, uyum göstermeleri gerektiği gerçeğini kavramakta zorluk çekiyorlar. Bu nedenle birçok evlilik duygusal ve cinsel çekim bitince ayrılıkla sonuçlanıyor.

Kız çocukların yetişkinlik yolculuğu babaları ile ilişkileri açısından farklı özellikler gösterir. Günümüzde kadınların iş hayatında ve toplumsal etkinliklerde ağırlığının artması nedeniyle, yöneticilik pozisyonlarına gelmelerini kolaylaştıracak birçok özelliğe sahiptir. Çünkü yapılan araştırmalarda kadınlara atfedilen özelliklerin liderlik, başarı, mutluluk ve ahlak açısından ağırlıkta olduğunu göstermiştir. Ancak özellikle liderlik pozisyonuna gelecek kadınların çocukluk ve gençlik dönemlerinde babaları tarafından zorlanmış (challenged) ancak kendilerini ifade etmelerine izin verilmiş, desteklenmiş ve teşvik edilmiş olmaları gerekmektedir. Bu da “babalarının prensesi” olan kız çocuklarının şansını azaltmaktadır. Hem zorlamak hem de güven vererek desteklemek, birçok baba için kolay üstesinden gelinecek bir görev gibi gözükmemektedir.

Sonuç

Bir hayatın içinde acı, sıkıntı, üzüntü, başarısızlık ve hayal kırıklığı yoksa o hayat anlamsız ve boş bir hayattır.  Çocuklarımızı hayatın kolay tarafına çektikçe ve onları her şeye hakları olduklarına inandırdıkça onlara iyilik etmiyor, potansiyellerini hayata yansıtmalarına engel oluyor ve üstelik niyetimiz bu olmadığı halde, onları uzun vadede mutsuz ediyoruz!