Hayaller Lovemark…

X Markası, Zeynep’in “lovemark”ydı. Y kuşağı için lovemark ne demektir siz bilir misiniz?
Çölde susuz, evde internetsiz kalın anlarsınız.
Ve işte, orada işe başlamıştı, olmak istediği yerdeydi. Ama çiçeği burnunda çalışanımız için ilk şok daha ilk haftada yaşandı!


Mehmet Erkan Aydın - Türk Telekom
İşe Alım Grup Müdürü


Zeynep hep olmak istediği firmada, daha doğrusu markadaydı. Bu bir rüya olmalıydı. Henüz yaşı çok gençti. Bu yaşta böyle bir mutluluk yaşayacağını sanmıyordu. Her şeyiyle olmak istediği yerdeydi. Global ve büyük bir firmada işe başlamıştı. Daha ilk haftasıydı. Firma eskiydi ama yüzü, algısı, markaları hiç eskimiyordu. Sürekli yeniliyordu adeta bu mükemmel yapı kendisini… En azından Zeynep öyle hissediyordu. X Markası onun “lovemark”ydı. Y kuşağı için lovemark ne demektir siz bilir misiniz? Çölde susuz, evde internetsiz kalın anlarsınız.

Zeynep X Markalı ürünlerle büyümüştü. En çok parayı ona harcamıştı. Şimdi o markada işe başlıyordu. Gerçi firmanın ayrı bir ismi vardı ama önemli değil, o bundan sonra “Nerede çalışıyorsun?” diye sorduklarında, “X’te!” diyecekti.

Zeynep sadece firmaya hayran değildi. Onun yöneticilerini de sosyal medyadan sıkı takip ediyordu. Hatta şimdi içinde bulunacağı organizasyonun tepesinde yer alan yöneticiyle bundan birkaç yıl önce bir zirvede tanışma şansı bulmuştu. O yöneticinin hakkında çıkan haberleri ve verdiği röportajları da yakından takip etmişti.

Büyük ve başarılı olsun, devamı gelir…

Zeynep bu iş arama sürecinde tamamen başarı ve büyüklük odaklı gitmişti. Ülkede hangi büyük ve adından söz ettiren firmalar varsa onlarda çalışmalıydı. Ona göre bu iki kriter her şeyi sağlayacak güçteydi. Yani yeter ki büyük ve başarılı olsun, devamında para da, sosyal haklar da, kurumsallık da, mutluluk da gelirdi. Zeynep işin bu kısmını açık açık böyle düşünmemişti ama o değişmez çalışan içgüdüsüyle böyle hissetmişti.

“Bilmek çoğu zaman hüznü doğurur” derler. Bilmemek saf bir mutluluk verir insana. Bilmeye başlayınca üzülmeye de başlarsın. Zeynep kendisine sunulan iş teklifini şirketi çok da bilmeden, tanımadan kabul etmişti. Bu bilgisizliği o an için sevinç vermişti ona ama ya sonrası, gelecekte neler olacaktı?

Zeynep’i en günahsızımız bile yargılayamazdı o sırada. Çünkü çoğumuz gibiydi o da. Markanın ışığına kapılmıştı. Şirketi markanın kendisi sanıyordu. Çalışan değil tüketici refleksiyle iş değiştiriyordu. Marka denince aklına gelen ya markanın kendisi ya da lovemark kavramı oluyordu. Hayatında işveren markası diye bir şey duymamıştı diyemesek de onun ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Şirketin kendisini sevince onda ölene kadar çalışmıyor muyduk?

İşverenin markası mı olurdu? Büyük olmak, başarılı finansal sonuçlara sahip olmak her şeyi halletmiyor muydu? Mesela büyük olmak kurumsal olmak anlamına gelmiyor muydu? Finansal olarak iyi durumda olmak, çalışanların da mutlu olduğu sonucunu beraberinde getirmiyor muydu? Global olmak ideal iş ortamını sağlamıyor muydu, çeşitlilik çözüm değil miydi? Dünyanın farklı coğrafyalarındaki ofisler kariyer beklentisi krizlerini çözmüyor muydu? Şirketin kendisini sevince onda ölene kadar çalışmıyor muyduk?

Şu anda bizim olan, gelecekte Zeynep’in olacak bu sorulara çalışma hayatı kocaman bir “BELLİ OLMAZ” cevabı veriyordu. Çalışma hayatının kendisi de her şeyden önce bir sosyal bilim konusu olduğundan; sosyal bilimlerde şu şöyle olursa bu böyle olur gibi kesin denklemler kurulamıyordu. İçler dışlar çarpımı dediğimizde amiyane tabirle son tahlilde çarpılan bizler olabiliyorduk.  

Fakat Zeynep’in durumu daha bu kadar dramatik değildi. Günler geçtikçe öğrenecek ve belki de sosyal zekasıyla bu durumu da yönetebilecekti.

Hani benim oryantasyon programım, e-mail’im, kartvizitim?

Çiçeği burnunda çalışanımız için ilk şok daha ilk hafta yaşandı. En azından basit bir oryantasyon programı bekliyordu, ancak bunun yerine masasına bol bol dergi kondu ve canı sıkılırsa okuması istendi. İlk gün masasında her şeyinin hazır olmasını bekliyordu ama şirket ondan bilgisayar, e-mail, telefon, kartvizit taleplerini sistemden girmesini istiyordu. Neyse ki dışa dönük bir insandı da kısa sürede ekiple kaynaşıp yalnızlığa mahkum olmadı.

Yeni işe başlayan insan ilk günler pozitiftir. Her şeyi hoş görebilir, “herhalde bir aksilik oldu” deyip “kızmadım ki” manasında gülümseyebilir. Fakat aradan birkaç gün daha geçince, tıpkı Zeynep’te olduğu gibi, zihinde “acaba”lar belirir. Bana standart bir ücret politikası olduğu söylenmişti, acaba diğerlerinden az mı alıyorum? Keşke daha sıkı mı pazarlık yapsaydım? “Yükselirsin” demişlerdi, acaba terfiler neye göre yapılıyor, herkes bir beklenti içinde de? Yıllık bireysel performans priminden bahsetmişlerdi, şimdi “Globalden gelecek skorlara göre bu yıl soru işareti” diyorlar. Acaba işe girişte ben mi yanlış anladım? Girerken onlarca milyonluk eğitim bütçesinden bahsetmişlerdi, şimdi “Müdür altını yurt dışı kongrelere göndermiyoruz” diyorlar, acaba bir yanlış anlama mı oldu?

Acabalar, yanlış anlamalar, zorlanan hafızalar, geçmiş ifadeler, belirsiz taahhütler… Zamanla Zeynep’in kafasında bunlar birbirine giriyor; düşündükçe iş daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. O anda da kendi kendine sorgulamadan edemiyordu; çalışanların bu kafa karışıklığı içinde nasıl finansal güç ve başarı elde ediliyordu. Sonra Zeynep’in aklına az önce söylediğimiz sosyal bilim ve denklem ilişkisi geldi. Kesin bir çıkarım yapılamıyordu. Durum tespitinden öteye bir şey söylemek zordu.

Duvarı nem, insanı gam, organizasyonları dedikodu yıkar derler. Büyük şirketimizin maalesef şeffaf İnsan Kaynakları politikaları yoktu, mevcut iletişim kanalları da sonuna kadar kapatılmıştı. Böyle bir ortamda; suyun kendi yolunu bulması gibi dedikodu da fısır fısır yol alır. Zeynep ilk başta içsel motivasyonu ile moralini yüksek tutmaya çalışsa da, dışsal etkenlerle sarsılmaya başlamıştı, özellikle başı sonu olmayan dedikodularla...

Her şeyden önce çalışanların çoğu memnuniyetsizdi. Herkesin şirketin gidişatına dair şahsi bir yorumu, tahmini vardı. Bu büyük yapıyla bireylerin hesaplaşması bir türlü bitmiyordu. Hani sürekli kavga eden sevgililer görürsünüz de “Bunlar ayrılsalar ikisi için de daha hayırlı olacak” dersiniz ya. Çoğu çalışanın şirketle hikayesini dinleyince benzer hissiyata kapılıyordunuz.

Hareket ettirilmeyen kaslar…

Kısa süre sonra Zeynep kendi kendine şu cümleyi söyler olmuştu: Ben nasıl bir cehenneme düştüm?”

Hala kendi içinde “Bu nasıl olur?” sorusunun cevabını arıyor, gözündeki o büyük marka parçalanıp kocaman bir hayal kırıklığına dönüşsün istemiyordu. Bir gün yine bu kafa karışıklığı ile öğle yemeğine çıktığında yeni arkadaşlarından biri ondaki durgunluğu hemen fark etti. Ve aklından geçenleri okuyormuş gibi sordu: “Nasıl oluyor, diyorsun değil mi? İlk geldiğimde ben de bu soruyu çok sordum kendime. İnsanlara bu kadar değer vermiyorken şirket nasıl yükseliyor?”

Zeynep’in merakla gözleri açıldı: “Evet gerçekten nasıl oluyor?”

Arkadaşı geriye yaslanıp biraz kafasını toparladı sonra başladı konuşmaya: “Benim bu konuda şöyle bir tezim var. Bazı organizasyonların gerçekten güçlü kasları var ve hep bu kaslarını çalıştırıyorlar. Diğer kaslarını hiç hareket ettirmiyor, hatta bunları yok sayıyorlar. Örneğin bizim şirketin üretimi ve pazarlaması çok güçlü. O yüzden yıllardır ürünleri ve markaları çok iyi durumda. Fakat İnsan Kaynakları, lojistik ve yeni gelişen dijital işlerde çuvallıyoruz. O yüzden bu çelişkiler…”

“Ama şirket zirvede!”

Ne büyük şirketler gördük aslında yoktular

“Büyüğüz ama zirvede değiliz. Bak bu sene primler soru işareti diyorlar, globalde işler kötü, bizim bölgede de sonuçlar farklı değil. Niye? Neden böyle oldu? Sebebini ben söyleyeyim, zirveye uzanmak için sadece kol kasları yetmiyor, yalnızca ayaklar yeterli olmuyor; belimiz zayıf, omuzlarımız çıkıyor, boyun kaslarımız kafamızı dik tutamıyor… Üretim ve pazarlama bizi bir yere kadar çıkardı ama buraya kadar işte. Yani arkadaşım; üretim olur, pazarlama olur, ürünün kendisi olur, lojistik olur, satış olur… Bunlardan biri ya da birkaçı şirketi bir noktaya kadar götürür. Ama en tepeye çıkmak için bunların hepsinin mükemmel bir uyum içinde çalışması gerekir. Yoksa gameover…. Hani Atilla İlhan demiş ya; ne kadınlar sevdim zaten yoktular, biz de ne büyük şirketler gördük aslında yoktular ya da yok oldular”.

İşveren markası kavramı ile tanıştık ve asıl dramımız o zaman başladı

Soluklanıp devam etti: “Bize gelince… Biz iş değiştirirken sık yapılan hatalardan birine düştük; ürünlerin marka gücüne aldandık. Sonra işveren markası kavramı ile tanıştık ve asıl dramımız o zaman başladı. Duygularımızla iş değiştirdik! Truman Show’u izlemiş miydin? Hani Truman Burbank basit bir kayıkla fırtınalara karşı koyuyor ve en sonunda uçsuz bucaksız denizde film setine çarpıyordu ve o an anlıyordu ki bulutlar, gökyüzü her şey maketmiş, kurmacaymış. İşte işveren markasına bakmadan, şirketin, markanın, patronun büyüsüne kapılıp bizim gibi iş değiştirenlerin de durumu buna benziyor. Şu an kayığımız duvara çarpmış gibi olabilir ama bu gerçeği anlamak bize kaybettirmiyor, aksine yeni ufuklar açıyor. Bilmek acı verse de aydınlanmadır. Ama yine Truman Show’u hatırlarsan yönetmenin yalanı son buluyor, bir işveren olarak onun macerası hüsranla bitiyor. Çalışan olan Truman kaybetmiyor”.

Son cümleler Zeynep’in moralini yerine getirmişti. Sonuçta kimse kariyer yolculuğunun düz bir çizgiden ibaret olduğunu iddia etmiyordu, inişler de çıkışlar da olacaktı. Ama insana, işveren markasına, çevreye ve daha pek çok değere önem vermeyen, kabaca güçlü kaslarını geliştiren organizasyonlar için zirve hayaldi. Mutlaka filmleri bir yerde kopacaktı. Tabii yol yakınken kısa süreli kazanımların büyüsünden kurtulanlar ve gerçeği görenler hariç.

Herkesin ve her organizasyonun kendi gerçeğini keşfetmesi dileğiyle...